Dilara Ertürk’ün Mektubu

Bir kızın babasına son hikayesidir….

Benim efsaneleşip nesillerce anlatılacak başarı dolu, ya da macera dolu bir hikayem yok…

Benimkisi mutlu son ile biten değil de gazetelerin üçüncü sayfasında  belki küçük bir köşesine düşecek yerel haber kuşağının sonu… ibret hikayesidir.

Ya da bazılarına göre hayatın gerçeklerinin arasında “bu da bir şey mi canım?” dedirtecek  cinsten…

Ama bana göresini soracak olursanız ben size derim ki bu bir  katilin anı defterinden çıkan hikayedir. Ne de olsa her insan anını  kendi yaşayıp biriktirmez mi?

-Ne olur pazartesi günü doğum yapmayayım. Allah’ım bana yardım et ne olursun çocuğum pazartesi doğmasın.

Bunu bir anne neden ister? Böyle bir dua neden edilir? O çocuğun doğması kötü müdür? Ya da yerel bir inanışa göre pazartesi  doğum yapan kadın lanetlenir mi?

HAYIR pazartesileri pazar kurulur. Köylü halk kasabaya iner. O zaman en büyük satışlar gerçekleştirilir. En çok o gün elemana ihtiyaç duyulur. Çünkü köylü halk ihtiyaçlarını o zamanları karşılar. Ve köylü halk şu bizim meşhur Marie Antoinette’in köylülerinden “ekmek bulamayınca pasta yiyen pastaneyi boş bırakmayan” cinsten. Onun içindir ki o annenin duası,  işlerin aksamasına, gelecek olan bereketin azalmasına sebep olmasın. Hoş o bereketin geldiğini kim ne kadar görebildi, yada gerçekten neye göre kime göre bereketti?24 yıl sonrada tartışmaya açık bırakılmıştır, sonsuza kadar. Çünkü pazartesileri en karanlık gündür. Beyaz atlı prens kara şövalye olup etrafa korku saçar. Kara şövalye çünkü her pazartesiye surlarının önüne yanaşan ateş devleri gibi bakar. Onun için pazartesi günleri sizin hasta olmaya, doğum yapmaya, okulda kavga etmeye hakkınız yoktur, hatta  elektrik faturasının gelmesi bile yasaktır. Çünkü pazartesi öyle bir pazartesidir ki sevdiğiniz dostum dediğiniz insanların cenazeleri bile sizin için gidilemeyen, gidilmemesi gereken ,yada ailesine vardiyalı destek olmanız gereken bir iştir. Herkesin pazartesi sendromu okuldan, işbaşı yapmaktanken benim pazartesi sendromlarım hep gürültüden, kurulan pazarın eve getireceği gürültüden kalma….ve sonunda Allah yardım eder Pazar gününü pazartesiyle bağlayan gecenin o aydınlığa ulaşmak isteyen çabasıyla ışıdığı saatlerde biri daha katılır bu dünyaya.

Ben insanların doğdukları saatlerin ve isimlerinin Allah tarafından kullara verilen bir işaret olduğuna inanırım. Hep böyle olmuştur ama bazen insanların yıllardır inandığı inançları bile tek bir isimle yada tek bir tarihle değişebilir. Mesela bayram günü doğdunuz diye, şen bereketli bir zamanda doğdunuz diye hayatınızdakilere ve hayatınıza bayram olmazmış…Ama kendiminkine hep çok inandım; bir tek bu değişmedi ,bir tek kimse bunu değiştiremedi. Ben gündüzün gecenin karanlığını hapsedip, insanların daha çok aşık olduğu saatleri kıran gündüzün o ilk ışığının kudretinin verdiği duayla DİLARA: GÖNÜL ALAN GÜZEL KOKU adıyla geldim dünyaya.

Dünyaya getirip bıraktığımız her anı, her canlı  bırakacağımız en güzel eserdir bu hayata nefislere ve nesillere…Ve verdiğiniz can ilk nefesini alır kör ışığın ilk aydınlığı ile. Sonra hayat çabası ve devam etmesi gerek hayatınız onunla değişir. “Yaradan nasıl yarattı sebep olduğum canı?” diye bakarsınız bir eksik bulma korkusu ile. Ellerine, ayaklarına, parmaklarına bakıp belki de ilk defa şükredersiniz. Ama tüm bunlar değiştirmez insan özünü Allah’ın verdiği mutlulukla başlarsınız bir hikayede kısa süreliğine başka bir hikaye bırakmaya.

Ben bilemezdim geldiğim günün anlamını, yıllar sonra bu dünyaya adıyla nefesiyle bir hayat daha katılacağına. Doğduğum mevsimin hüzünlü bir mevsim olduğu söylenir. O mevsimin bana en güzel mutluluğu yaşatacağına inanamazdım. İlk benim kucağımda gözünü açmamış olsan. Lacivertin bu kadar güzel bir renk olduğunu bilemezdim. Çünkü o mevsimde sahip olduğun topraklarda  gökyüzü; kahverenginin acıya boğduğu gri, toprak ıslak hep ağlak çamura bulanık ,deniz hep kızılın yeşili çağırdığı belirsiz renktedir. Yani ne deniz mavi gibi mavidir ne de gökyüzü beyazı çarşaf gibi sarar kendine. Ama o gün sabahın o karanlığı senin lacivertinle bir sonbahar hüznü dağıldığında pazartesi sabahı aydınlanır güneşle ileride unutacağın o hırçın topraklar.

Bu hayatta hatırladığınız ya çok güzel anılarınız anlarınız yada sizi biri hipnotize etmediyse asla hatırlamak istemeyeceğiniz  zamanlarınız bir de silik silik sahne sahne kafanıza neden kazındığını bir türlü anlamadığınız belki saniyelik ufak görüntüler vardır. Mesela kolu bandajlı eve giren sebepsiz yere ortalığı dağıtan ve haykırarak bağıran bir zamanlar iki heceli tek kelime ile anılan birinin haykırışlarını kapı aralıklarından duyar dinler susar ve kodlarsınız bir köşenize. Peki o kodladıklarınıza mı yemin ettiniz? Ya da sizi bugün ayakta tutan kodladıklarınızda çektiğiniz acının sizdeki parçaları mı? Hayır. Keşkenin hüznü ama en ağırını yaşatacak iki heceli tek kelimelik olana olan üzüntünüzdür. O zaman bilemeseniz de sizin için gerekli olan sütün size ulaştığında ‘FEDA OLSUN’ diyemeyecek kadar hırslı tutkulu ama korkak olduklarını. Sonra yıllar birer birer çığlıklarla sahne alırken hayatınızda film kareleri ilerde boş kalır tek hatırladığınız size çok daha yıllar önce aşılanmış olan korkaklık unutturur size tüm ilkleri, ilk adımı ilk gülücüğü ilk kelimeyi ama tek bir şey unutmamış olursunuz. 24 yıl sonra dönüp baktığınızda ilk olan tek hissi. KARDEŞ olabilme.

Gönderilmiş olan en büyük hediyenizin 9 isimden oluştuğunu. Çünkü hala o isimlere sarılıp baktığınızda hatırlayabilir –aaa şöyle olmuştu ne gülmüştük diyebilirsiniz. Belki komik ama size bunu dedirten annenin hazırladığı ve sürpriz yaptığı uzun eşek ancak bu kadar eğlenceli olabileceği bir anın en güzel hatırasıdır.

İnsanlar sizinle yaş alır sizinle yaşlanır yıllarınız hem size yaş aldırır hem sizi yaşlandırır.Yaş almakla yaşlanmak aynı mıdır? 45 yaşla 24 yaş arasında ne çok fark vardır. Ne çok yol ayrımı yaşatır. Ama bilinen doğru olması gerekenin aksine yol ayrımının kaderini  45’lik plak belirler.24’lük cd çok çalınıp çizilip harap olmaktan kendi neslinden vazgeçer. Ve en güzel çalacağı zamanlardan vazgeçiverir. 45’lik plak kendi kendini unutturur çünkü teknolojinin nimetlerini bahane eder. Ama öz de plak sahibine vermiş olsaydı, o saf ve duru sesin huzurunu, hayalini, 24’lük cd alır mıydı onun yerini? Haşa cürret eder miydi o plak gibi duru, saf çalabilmeye.

Ve hep böyle başarısızlıklarla gidecek sandığınız, cansız varlıklara güvenmek gerektiğine  taa  o zamanlar inandığınız hayatınızda bir  yemin edersiniz. Kurtulmak için, özgürlük için. Kendi kendinizi özgür kılabilmek için. Ve artık özgürsünüz sadığınız zamanlar başlar. O özgürlük rüzgarıyla hata yapmak ister bazen o rüzgara kapılırsınız sonra biri gelir görmediğiniz tanımadığınız cinstendir. Bilmemişsinizdir o kılıcını, kalkanını savurarak dört nala girerken hayatınıza, huzuru ve güveni. Erkek olabilmenin, doğruluğun gerekliliğini. Çünkü onun hamurunu seversiniz, çünkü o hamur sizin pazartesilere lanet etmenizi sağlayan keklerin hamurunun kokusuna benzemez. O huzurla en güzel ellerde yoğurulup pişirilmiş bir hamurun hayatınızda bıraktığı hayatınıza kattığı en güzel tadın kokusudur. En zor zamanınızda, hatta en zor anınızda anlayacağınız unutmayacağınız daha çok bağlanacağınız aslında hayatınızda aradığınız hep hayal ettiğiniz beyaz atlı şahitinizdir . Sadece pelerininin altında uyuyabildiğiniz.

Sonra en sonunda bilmediğin, daha önce bunu yaşamamıştım dediğiniz kimine göre gereksiz, ama sizin içinizde bir yerlerde kimseye anlatamadığınız o duygu başlar UTANÇ. Tüm rüyalarınızdan tek nefeste sizi uyandıran soluğunuzu kesip işte o soğuk girdiğinde grip olduğunuzda üşüttüğünüzde soğuk girip sızı veren kalbinizin acısı gibi derin birden saplanan ve kolunuzu bile uyuşturabilecek şiddetteki o duygu.. Sebebi mi? Siz onca gurur duyulacak şey yapmış olmanıza rağmen, kendinize ait yaşayacağım sandığınız çağa gelene kadar hiçbir şey yaşatmamış yaşamamış olmanıza rağmen size yaşattığını kabul etmeyen o iki heceli tek kelimelik ömrü boyunca adını duymak zorunda kalacağınız size değil kendine yakıştırabildikleri ve sizin gururla taşımak zorunda kaldığınız belki önemsiz bir gün değişebilecek olan o soyadına siz zarar verememişken ama  her şeye rağmen taşımak zorunda kalmanız.

Babalar ve oğulları hep böyle değildir. Hep de böyle olmaz herhalde,  babasına benzemeyen çok oğul tanıdım. Ya da benzer özellikleri  genetiksel olarak taşısa da çağına durumuna koşullara ayak uydurarak her şeye rağmen özdeki verilen o lakabın gereklerini unutmayan oğullar da babalar da. Onun içindir ki utanç bazen böyle başlar. Birden babanızdan utanan tiksinen bir adamın, onu yargılayan infaz eden bir adamın, ona gün gün an an nasıl benzediğine, yemek yemesinden konuşmasına nasıl kopyalaştığına şahit olursunuz. Ve o adamın söylediklerini unutmadığınız için, nasıl küfredip nasıl isyan edip, ben böyle olmayacağım dediğini kendi kulaklarınızla duyduğunuz için utanırsınız. Sonra o adam öyle bir canavarlaşır ki onu canavar haline getiren babası diye kızdığınız, çocukluğunuza mal olduğunu sandığınız adamın bile önüne geçer. Daha korkunçlaşır. O kadar korkunçlaşır ki bağımlı olur. Onu anlık saatlik mutlu edeceği, ayıldığında aslında kendisinden kaçamayacağı gerçeğini ona unutturamayacağı şeylere. Ve sonunda olan kime olur dersiniz? İçinizden “herkes kendine eder” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır insan kendine etmez çünkü kendinden vazgeçtiyse farkedemeyecek  hale geldiğinden kendini doğru görür. En çok kime eder biliyor musunuz? “Seçme şansım olsaydı onun kızı olmazdım” dedirttiğine. Çünkü en çok o utanır ondan. Çünkü ömrü boyunca en güzel anlarında bile anılacak olduğu ve hep hatırlamak zorunda olduğu ismi o taşır, kimsenin onun daha neler yaşattığını bilmezken…Nikah masasına oturduğunda, başka bir aileye karışması zamanı geldiğinde , hatta o ailede hiç yaşamadığı o duyguyu ona en hakkıyla yaşatacak bir adama denk geldiğinde yıllarca o çok kıymet verip herkese savunduğu, o iki heceli tek kelimeyi bir çırpıda tek nefesinde avazı çıktığı kadar söylediği o kelimeyi derken bile yıllar soğutsa da unutturmadan bir parça buruk söyletebilecek olmanın utancı…

Dedim ya herkes adının anlamını taşır nesillerce. Çünkü o ismin ona layık görülüp seçilmesinin bir sebebi vardır. Ben inanırım. Mesela siz sakin EFE gördünüz mü? Ya da gezgin ruha sahip olmayan BARKIN. Üflediğinde serinletemeyen, ya da tüm her şeyi  alıp götüremeyen ama deli gibi estiğinde korkmadığınız nerden ne zaman geleceğini bilmediğiniz RÜZGAR. Yada sakinliğinin altındaki asaleti taşıyamayan, o baba yiğit sarıp sarmalayamayan YAĞIZ…Evet bunlar benim isimlerim, masumiyeti kucaklayabildiğim isimler…Ben de kırdığımı bildiysem kırıp geçiremeyen, Eğer ben kırmadıysam bile kırgınlığın kol gezdiği yerde rahat edemeyen oldum. Kötü kokulara dayanırım ama mutsuzluğun kokusuna dayanamadım. Güzel kokular,  ama en çok çocuk kokuları verdi bana hayal ettiğim çocukluğu. Aşkın kokusunu da sevdim ben, adına şarkılar yazılan kimsenin tarif edemediği aşkların kokusunu…Ama o çok sevdiğiniz kokulardan bile vazgeçirebilirdi sizi tanıdığım bildiğim ilerde utanç duygusunun en büyük eseri olacak olan acının kokusu.

-Hayır benim babam yapmaz. Beni kaybetmekten korkar.

Yıllar sonra aslında siz bunu kendi kendinize demek istemişsiniz. Bunu size katacak biri yokmuş dedirtecek  şey hep birlikte aldatılmanızı sağlayanın sizinle aynı yaşta olmasıdır. Yani bu demek oluyor ki sizin gibi deli dolu belki, belki onun da bir modeli yoktu bunu yapabildi. Ya siz de o model gibi olursanız da sizin parçanız da böyle olursa diye sormaz mı insan kendine. Ki siz kendi kulaklarınızla duymuşken ‘benim babam yapmaz’ cümlesini. Kıymet bilmek nedir? Bence kıymet sevginin kendisidir. Bilinmesi gereken ise o kıymetin içinde barındırdığı koruduğu sevgidir. Nasıl mı? Hiç sevilmediyseniz, hiç kimse sizi saymadıysa, hiç cümlelere karşı korunmadıysanız, hiç kimse sen üzülme diye senin yerine susup ağlamadıysa… O en unutulmayacak vicdandan bile öteye geçer. En taşınması gerekli vefayı siler. Çünkü tüm bunları size yaşatan, sizin varoluş sebebim diye sadece insanlara dediğiniz, asla ona yaşatmadığınızsa size bunları yaptığı için değil Allah’ın kıymetlisinin seni ona layık gördüğünden bilmen gereken kıymet  her şeyden önce gelir. Tüm aşklardan, tüm öfkelerden gençliğinde yaşayamadığın şimdi bozulmaya durmuş bir plakken unutulmuşken yaşamak istemenden önce gelir. Ya da daha doğrusu gelir-İDİ.

Karar vermenin ne olduğunu ne anlama geldiğini anlamaya bile çalışılmadığı zamanın kol gezdiği haftalarda, aylarda dönüp baktığınızda aslında bırakacağınız mirasınızın mal mülk kudret değil tek bir sözcük bazen bir bakış olduğunu anlarsınız. Ben bana bir miras kalamayacağını anladığımda bizim için çok geçti. Geçmişti  iyilikle yaklaşıp yalvardığın zamanlarda da tomurcukları içinde büyüyen kıymetinin kıymeti bilinmemişti. Geçmişti çünkü kötülükle kızgınlıkla bile olsa haykırışlarının izi kalmamış aslında hiç iz bırakmamıştı. Geçmişti çünkü gerçekten her baba adam olacak diye bir kaide yoktu. Çünkü bunu ben demiştim adam olabilmek başka baba olabilmek başka maalesef bu hayatta ikisine de sahip olamayacaklar var diye. Çünkü demeliydim ilmek ilmek çabaladığım evim olsun diye kendi mis kokulu bahçelerimden soğudum dışardan görülen dört duvardan kovulmuştum. Okutulmam zül görülüp “ben o kadar kötüyüm madem seni okuttum” denmişti. İlkokulu özel okulda okumamın “sadece el zengin desin durumları iyi desin” diye olduğunu, üniversitede dedemin gönderdiği parayla param bittiğinde okula yürüyerek gitmeme rağmen, bunları benim yaşayıp bilmeme rağmen zül görülen hayatımın hakkına evet ben dedim. Pişmanlık  kıymetle eş değerdir. Bir gün gelir kıymet veremedim diye arkasından pişmanlık duyarsınız, bir gün bir bakarsınız boşa verdiğim kıymet diye pişman olursunuz. Hani  var ya ‘söyleyene değil söyletene bak’  Hiç bakabildiniz mi duyduklarınızın size nerden geldiğini. Ben hiç duymadım desem bir şey. Mükemmel miyim? Asla  ama yaptığım zaman mı bilemedim telafi etmeyi? Ya da belki korkudan belki sinmekten kendimi mi kanattım? Evet…

Özetleseniz tek nefeste hangi acıyı, hangi utancı tek nefeste anlatabilirdiniz. Hiç birini … Daha nicesi varken bu da bir şey mi dediklerinizdendir belki tüm bunlar…Ama itiraf etmeliyim. Katildir, tecavüzcüdür. Ve böyle anıla da bilirdiniz. EVET. Çok şükür. Ama  ben katil çocuğu da tanıyorum, o utancı miras bırakmamak adına yaşamını adayan iki heceli tek kelimelik çocuklarının hayatında efsaneleşenleri. Bu da hayatın bir örneğiyse sizin de içinizi kanatan, ne katil ne tecavüzcü o zaman ne tüm bu yaşananların adı sebebi ne? Bunun peşine düşmek uğruna merak edilmez miydi? Çünkü içinizi acıtanlara bakın hep aynı soruyla katletmişsinizdir siz de kendinizi geçti dersiniz geçmez. O ZAMAN NİYE?

Beni sadece kızı olanlar ve o iki heceli tek kelimenin hakkını veren ya da vermeye çalışan ya da veremediği yerde hatasını bilen, gene de vicdan sahibi olanlar anlar. Ama yaşadığım UTANCIN sebebini anlayabileceğinizden değil. İnsan ya da adam olabilmeyi, kadın olabilmeyi, anne olabilmeyi başarabildiğinizden.

Kısa kısa anılar, anlar birikir bu hayatta geçer sanırsınız ama geçmez. Canınızı yakan 4 ay önce gönderildiğiniz evim olsun diye çabaladığınız duvarlarının temellerine onsuzluğu ilmekle kazıdığınız gözyaşınızın en büyük eseri olan dört duvarın artık başka bir hayata hiç olamamışken babalığa üveyken üveyin de üveyi bir cana ait olacağına dayanamazsınız. Kıskançlıktan mı? Öfkeden mi? Hiçbiri… Kendi hayatınızdan, kendi hayallerinizden vazgeçirilebildiğinizin en çok size kıyılan hayatınızın UTANCINDAN… Vazgeçtiğiniz asla pes etmeyeceğim diye size yemin ettiren ondan…

Her hikayenin baş kahramanı vardır. Ben kendi hikayemde figüran olarak oynadım. Tek bir başrol oynama  savaşım, adağım bir hayatı kurtarabilmek adına …Tüm bunları yaşatan kişi başrol olmuş sanırsanız en büyük hiçliği daha yaşamamışsınız demektir. Bu hikayenin başrolleri bilirler, duyunca anlarlar benle birlikte yaşayıp, ben dik durdukça arkamda duranlar. Çünkü  kimse için değil GÜVEN le bana bakıldıkça kendimi hep hayal ettiğim milyonların beni izlediği sahnede buldum kendimi. Onun için güç sahip olmadığımı sandığım hissin kahramanlarım tarafından bana verilen en güzel anısıdır. Ya onlara da sahip olamasaydım diye düşünmediğimi mi sanıyorsunuz?

Ama en başta da dedim benim nesilden nesile  geçicek efsanevi hikayem yok bırakabileceğim. Herkesin nesline siz olsaydınız ne yapardınız? Kız babası olsaydınız ne yapardınız? Ya da bir oğlunuz bir kızınız var ise oğlunuza kızınız için neyinizi miras bırakırdınız? Ne kadar çok ileri gidebilirdiniz bu hayatta? Ben neslime bu soruların cevabını bırakırken tükenen nefsimin, nefesimin ruhu şaad olsun…

Sonsuzluk dipsiz kör ucu görülemeyen uçurum sananlara.  Benim sonsuzluğumda yer edenlere…

Bir gün nefis dediğine dayanamaz canın çekerse yaşamayı nefesinin nefsin için gönderildiğini unutma…Unutma tüm hayatının sana kattığı canları, hayatları, yaşadıklarını…Unutma ki yaşadıklarından anlam çıkaramayanlar için bulduğun cevapların kıymeti olsun gerçekten bileceklerin ellerinde yoğrulduğunda.

Bir gün bu yazıları okuyacak gücün aklın kalmış olursa da kendini imza sanırsan eğer iki heceli tek kelime…

İmza: Dilara

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s